23 Ağustos 2010 Pazartesi

Dövdüm İngilizceyi, Oldum Mutlu

İngilizce yazılmış bir kitaptan İngilizce çalışmak insanı hakkaten yoruyor. Gramer çalışıyosun, ama o gramer kitabı kelime bilginin süper olduğunu varsayıyo'. Cümle yapılarını anlatırken döktürüyo' da döktürüyo'. Bir sürü kelime kullanıyo'. Bu böyle olmaz diyerekten grameri bırakıyosun bari önce biraz kelime çalışayım da en temelden başlamış olayım diyosun. Bu sefer de kelime kitabındaki alıştırmalar öyle gramerli cümleleri dayıyolar ki suratına, diyosun madem öyle ben gramere geri döneyim. Böyle böyle derkene kısır bir döngünün içinde sonbahar yaprakları gibi savruluyosun. Yani İngilizce'yi öğrenemiyosun.

Zaten ilkokul 4. sınıfta bi başlıyolar; ilkokul 4, 5, ortaokul 1, 2, 3, lise 1, 2, 3, 4, üniversite hazırlık, 1, 2; toplam 12 sene boyunca İngilizce öğretmeye çalışıyolar. Ama bu 12 yılın sonunda sen sokakta bir İngiliz ile karşılaşınca höt diye kalakalıyosun. Sadece sen kalsan yine iyi; sorun sensin olum, sen malmışın, ulan ne de öküz adamsın, ne adamı yahu adam mısın ulan der, suçu sana atardık. Ama eğer ben de senin gibi öyle kalıyosam, işte o zaman sorunu başka bir yerde aramak gerek. Mesela şimdi bana bir eşek ver, bildiğin hayvan eşek, al bunu 12 sene boyunca eğit de, yeminlen smokinli papyonlu adam yaratırım ondan o koca 12 senede. Ama bize 12 senede salak bir İngilizce dilini öğretemediler. 12 sene yahu! O-N-İ-K-İ. Şimdi hangimiz eşek? Sorun nerde anladın umarım.

Bir gün yine Amerika'dayım. Yaşlı bir amcanın teki, İngilizcemi beğenmedi. Dedi sen ne biçim konuşuyosun, ulan ne tiksinç adamsın, o leş şivenle iğrendirdin beni bu hayattan, hakikaten ne hıyar herifsin, git adam gibi konuşmayı öğren öyle gel dedi. Hey adamım dedim. Bi e men for tu minuts ulan dedim. Sen İngilizce konuşuyosun ama başka hangi dili konuşuyosun lan götelek söyle bakalım dedim. Dedi ne konuşucam başka. İngiliş iz dı best, Mingiliş iz dı fest filan dedi bu. Benim dedim. Anadilim Türkçe tamam mı dedim. Senin de anadilin kodumun İngilizcesi dedim. Şimdi durum 1-1 mi dedim. Evet dedi. Hee dedim. Ben bunun yanında %60 İngilizce konuşuyorum. Sen %60 Türkçe konuşabiliyo musun; hayır, sen bi bok konuşamıyosun dedim. Seni Türkiye ormanlarına salsak harcanır gidersin, ama ben senin ormanlarında, senin dilinle seni böyle göt ederim dedim. Bişey demedi. Her neyse, durum oldu mu 1,6-1 dedim. Oldu dedi. Bist du şprehen doyç diye sordum. Sori, onli ingiliş dedi. Etti mi 2-1 dedim. Etti dedi. Şimdi siktirgit, adamın canını sıkma yoksa senin ingilizceni alır burar o yaşlı, boklu ve beyaz kıçından içeri usul usul sokarım diye tehdit ettim. Es hol dedi. Terbiyesiz işte. Onu orda bizzat kendim dövdüm. Zaten yaşlı maşlı dinlemiycen azizim, terbiyesize terbiyesini, gramersize gramerini vereceksin. Şimdi mesela ilkokulda bana tokat atan bir öğretmen vardı. Benim öğretmenim de değildi, zaten kendisi bence zihnen öğretmen de değildi. Hemen şu anda sokakta görsem, ne kadar yaşlı olduğuna bakmam, acımam, iki okkalı tokat atarım. 2-1 etti mi derim. Etti der.

Bikeresinde de New Jersey'de kamyonetle geziyorum, iki tane 13-14 yaşlarında amerikan ergeni -amerikan filmi izlemişsen neyden bahsettiğimi bilirsin- kamyonetime cips atmaya başladılar. Evet, cips, doritos. Acılı bi' de. Nasıl da hızlı atıyolar ama o cips tanesini. Sinirlendim. Hemen durdurdum kamyoneti. Arkada demir bi' sopa vardı. Aldım onu, kovaladım ibneleri. Yani tam kovaladım sayılmaz. Ben daha sopayı alırken kaçtılar zaten. Ben sopayı arkalarından sallamakla yetindim. Onları dövemedim diye daha çok sinirlendim sonra.

Dövmek ve sinirlenmek derken, aklıma bizim Mutlu geldi bak şimdi. Mutlu... Denyo Mutlu. Şimdi ben senelerce Kültürel A.Ş. diye bir hıyarlar kurumunun yönettiği yurtta kaldım okurken. Yani en başta onlar yönetiyordu ama sonra rektörlük devraldı fakat depozitolar Kültürel A.Ş'de, yani müdür denilen Mutlu dallamasında kaldı. Seneler sonra ben yurttan çıktım. Haliyle depozitomu alacam. Arıyorum. Göndericez diyolar. Göndermiyolar. Gönderin diyorum. Göndericez diyolar. Göndermiyolar. O Mutlu'nun anasınıskicem gönderin, ciddiyim diyorum. Göndericez diyolar. Göndermiyolar. Mutlu da nedense hep meşgul oluyo'. Ama Mutlu ibnesiyle konuşmayı da hiç istemiyorum zaten. İstiyorum ki, telefonla işimi halledemeyeyin, parayı yollamasınlar bana, ben de gidip Mutlu'yu döveyim. Hakikaten adamı dövmek istedim. Ben işte en sonunda İstanbul'a gitmek için hazırlandım. Gerekli bıçakları zulaya yerleştirdim. Babam gördü beni, dedi nereye gidiyosun. Dedim Mutlu'yu dövmeye gidiyorum.Garip garip baktı bana. Sen onu döversen ben de seni döverim dedi. Neden dedim. Adam dövmenin cezası ne kadar sen biliyon mu dedi. Kim vercek onun parasını dedi, yine ben vericem dedi. Ulan, yuh ya memlekette adam dövmek bile parayla diye sitem ettim. O zaman kar maskesiyle döveyim, kimse anlamaz diyerek masumca izin koparmaya çalıştım. Olmaz dedi babam, son bir kez ara dedi. İstemeye istemeye aradım. Dedim Mutlu orda mı. Yok şu an burda değil dedi kadın. İyi o zaman yarın ordayım, gelicem Mutlu'yu bulup dövücem dedim. Aaa burdaymış, hemen Mutlu beye veriyorum dedi. Verme dedim. Verdi. Alo Mutlu dedim seni dövücem dedim. Arabanı biliyorum, onu da çizicem dedim. Lastiklerini de patlatıcam dedim. Hemen şimdi parayı yatırıyorum dedi. Yatırma ulan dedim. Yattı bile dedi. Gecikmeden dolayı özür dilerim dedi. Senin amına koyim Mutlu dedim. Allah senin belanı versin dedim. Kapattım.

Ama Devamı da Var!! >>>

19 Ağustos 2010 Perşembe

Düşler Sokağında Bir Gece Vaktiydi

Gözlerimi yavaşça açtım. Saat 4'ü gösteriyordu. Gece yarısı 4. AM. Termometre 84.2'ye işaret ediyordu. Fahrenheit. Gece boyunca gür saçlarımın altında çaresizce sıcaktan bunalmış olan kafamdan alnıma doğru ter damlacıkları koşuyor ve masum bir sahur vaktinde suratımı işgal etmeye niyetlenmiş bu tiksindirici ter ordusunun "Allah Allah" nidalarına sokaktan geçen davulcunun muazzam ritmi eşlik ediyordu. Zaten beni güzel uykumdan uyandıran da bu terbiyesiz davulcu ve onun utanmaz odun davuluydu. Yataktan ayaklandım. Pencereden kafamı uzattım. Arsız davulcuya bağıracaktım. Terimi ve tükürüklerimi davuluna püskürtecek, onu kendi davulundan iğrendirecektim. Bu embesil görünüşlü usta işi planı, terleyen kafamda 3 saniye içinde kurmuştum. Üstelik bunu yaparken de uyku serserisiydim. Henüz sersemleşecek kadar kendimi toparlayamamıştım bile. Anlayın artık...

Alnımı istila eden ter ordusu, göz çukurlarımda birikmek amacıyla kaşlarımı aşındırmaya başlıyorlardı. Göz çukurlarımda dolacaklar, bu sivilceli ve siyah noktalı platoda kuracakları Teristan Cumhuriyeti'nin ilk barajını işletmeye başlayacaklardı. Kaşlarım bu acımasız ter ordusuna direnirken, bu sırada henüz ter mandası altına girmemiş olan gözlerimin bakir bebekleri, dışarıdaki davulcuyu görmek için karanlıkta bir daralıp bir genişliyorlardı. Kulaklarımın rehberliğinde terleyen kafamı sağa doğru çevirdim. Ve davulcuyla davulunu kolkola bayır aşağı inerlerken yakaladım. Bizim evin önüne doğru geliyorlardı ve davulcu davulunun kıçına sopayla acımadan vuruyordu. Bu onların hoşlarına giden bir fantezi olabilirdi, ama sokak ortasında ayıptı. Ailesi olanı, sevgilisi olanı, olmayanı vardı. Ayıptı.

Tam bu ahlaksız ikiliye bağırmak üzere ağzımı açtığım anda, barikat görevi gören kaşlarım kendilerine yüklenen ter ordusunun baskısına dayanamayarak aniden patladılar. Yıkıldılar. Tuzlu leş terler gözlerime tazyikle akmaya başladılar. Gözlerim kapandı. Etraf karardı. Yıldızı olmayan mütevazi bir uzayda yüzüyor gibiydim. Sesi geçiren, beynimde yankı yaptıran, uğursuz seslerini içeri irin gibi akıtan bir uzay... Bu karanlık görüntüsüz dünyada artık sadece kulaklarımı takip etmek zorundaydım. Davulcu ve davulu gözlerimin önünde değil, kulaklarımın dibinde sevişiyorlardı şimdi. Muhteşem bir ritimde yorulmamacasına, doymamacasına, gelmemecesine sevişiyorlar; gecenin nemini şehvetle, ateşle, arzuyla ve aşkla yarıyorlardı.

Gözlerimin kapanmasıyla hassaslaşan kulaklarım, bana bu iki aşığa çatmayı unutturuverdi. Kafam onların seksi ritminin heyecanına kapılıp, bir aşağı bir yukarı sallanmaya başladı. Duramıyordum. Durduramıyordum. Oha lan! Süper bir ritimdi bu. Mükemmeldi. Kendimi Metallica konserinde gibi hissederek, henüz tiksinç ter ordusunun siperlerinden uzakta olan ağzımı açarak içeriye doğru bağırmaya başladım. "Ersin!" diye bağırdım. "Mustafa!" diye bağırdım. "Aykut!" dedim. "Süleyman!" dedim. "Umut!" dedim. "Gelin lan, gelin amuagoduklarım! Lars gelmiş, haberimiz yok ibneler!" diye bağırdım. Odaya en son çağırmama rağmen en önce Umut geldi. O da gelirken yanında iki kız kuzeniyle bir teyzesini getirmiş sağolsun. Sonra Süleyman, Ersin, Mustafa derken biz pencerenin başında bi 18 kişi kadar olduk. Hepimiz omuz omuza vermiş, davulcu ve metresinin ritmiyle hem halay çekiyor, hem de bir yandan kafayı metalci edasında sorgusuzca, sualsizce, anlatım bozukluğu yaparcasına ve hepten şuursuzca sallıyor, sallıyorduk. Bir ara bu deli ortamında çıkarıp "kafasıyla beraber" sallayanlar bile oldu. Evet görmedim, ama kulaklarım gözlerimin yerine görüyor, burnum gözlerimin yerine bakıyordu. Anlayın artık...

Bu sırada, ter ordusunun yılmaz neferleri bıyık cephesine erişmişler ve her bıyık telinin üzerinden hiç zorlanmadan akmaya başlamışlardı. Kaş barikatlarını geçerlerken tecrübe kazanmışlar ve işin püf noktasını öğrenmişlerdi belli ki. İlk tuzlu ter damlacığı dudaklarımda patladığında ben hala kafamı bir ileri bir geri, bir aşağı bir yukarı, bir öne bir arkaya sallıyordum. Pogo niyetine hayvancasına Ersin'i ittiriyordum. O da Umut'u ittiriyordu. Umut da birilerini ittireyim derken gözüne kuzenlerini kestirmiş ve tek itişte onları pencereden aşağı atmıştı. Umut içimizde en hayvan olanıydı.

Kızlar pencereden aşağı düştükleri anda davulcuyla davulunun şehvetli sesi birden kesiliverdi. Kafalarımız oldukları yerde kaldı. Kimimizin kafası önde, kimimizinki geride, kimimizinki yanda... Öylece kalakaldık. Put gibi olduk. Hareket halindeki tek kişi olan Umut, bu masum sahur gecesinde biz putlara tapan bir kafir gibiydi. Odada telaş içinde bir oraya, bir buraya, bir şuraya koşturuyor, kuzenlerini yukarı çekmek için bir şeyler arıyordu. Sonra biraz düşündü de aşağıya inmeyi akıl etti mal. Biz ise hala kıpırtısız bir şekilde duruyorduk. Hakikaten biz orada tapılacak putlardık. O kadar güzeldik. Ben hemen güneş tanrısını kapmak istedim, ama Süleyman benden hızlı davranmıştı. Biliyorum. Görmüyordum ama beynimizle iletişim kurabiliyorduk. Evet Süleyman güneş tanrısı, Aykut ateş tanrısı, Ersin mısır tanrısı, Mustafa kısır tanrısı olmuştu. Mustafa içimizde en embesil olanımızdı. Bana kala kala afrodit kaldı. İstemedim. "Olacaksın!" dediler. Küstüm, olmadım. Kolumu oynattım, kafamı silkinircesine salladım. "Ne skim olursanız olun lan!" diye bağırdım bu sonradan görme tanrılara. Artık tapılacak bir put değildim. Yakılacak bir fani olarak yatağıma doğru usulca gittim.

***

Terler suratımı yakıp yıkmışlar, viran eyleyip siktirip gitmişlerdi. Yatağıma yattım, istiladan arta kalan gözlerimi yavaşça açtım. Ersin, Mustafa, Süleyman, Aykut; dört porselen ayı biblosu çalışma masamın üzerinden melül melül bakıyorlardı. Ve Umut odadan içeriye elinde davulla giriyordu. "Yok" diyordu. "Abi, kızlar yok. Adam davulu bırakmış, kızları alıp gitmiş" diyordu. Ağlıyordu. Tepiniyordu. O kuzenleri için ayakta ağıtlar yakarken ben yavaş yavaş uykuya geri dalıyordum. Davulcuyla Umut'un kuzenlerinin arzu dolu ritimleri çok ama çok uzaklardan kulaklarıma çalınıyordu.

Ama Devamı da Var!! >>>

12 Ağustos 2010 Perşembe

Altmış Beş Milyon

"Bu maçı kazanmak için altmış beş milyonun önünde elimden geleni yapacağım, haydi Türkiye ekran başına!"

Benden 20 yaş büyük dayımla beraber oturmuş televizyon izliyorduk. Ve televizyonda Orhun Ene, bir milli basket maçı öncesi, maçı verecek olan kanalın reklamında çıkmış kameraya konuşuyordu. Altmış beş milyon diyordu. Hepiniz beni izlesin diyordu. Şov yapıcam ulan diyordu. Alırım aklınızı diyordu.

Dayıma döndüm. "Dayı" dedim. Dedi: "He?" Dedim: "Bu işte bir tutarsızlık var" Dedi: "Nasıl?" Dedim: "Şimdi bu adam Türkiyeli. E bu adamın zaten kendisi altmış beş milyonun içinde değil mi dayı?" Dedi: "Eee?" Dedim: "E ozaman bu adam oynarken kendisini izleyemeyeceğine göre, onu izleyecek kişi sayısı altmış beş milyon olmaz ki." Şöyle bir süzdüm dayımı. "Altmış dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz kişi olur." dedim. "Rakamla 6-4-9-9-9-9-9-9" diye heceledim. Dayımın hafif alkollü hoşbeş havasından eser kalmadı. Yarattığım fikri beyniyle fagosite etmeye çalışıyordu. Ve ben hiç beklemeden tezimin en can alıcı kısmını acımadan yapıştırdım. "O zaman" dedim. "Bu adamı altmış dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz kişi izleyecekse eğer, takımın geri kalan oyuncuları da onu izleyecek demektir" dedim. "Çünkü onlar da oynasaydı, maçı Türkiye nüfusu içinden izleyecek kişi sayısı olsa olsa en çok altmış dört milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan beş olurdu" dedim. "Yani rakamla 6-4-9-9-9-9-9-5" diye heceledim yine. "O halde" dedim. "Türkiye adına sadece Orhun Ene sahaya çıkacak ve geri kalan takım maçı izlemekle yetinecekse" dedim, "Biz bu maçı kaybederiz arkadaş" dedim.

Olayda hiç akıl yürütmeyip, ortaya attığım muhteşem fikrimi görmezlikten gelen dayım biradan usulca bir fırt daha çekti ve tekrar suratıma dönüp usulca "Siktir git lan!" dedi. Tabi küfrü yiyince benim gözlerimi bir titreme aldı. Ellerim yumruk yumruk titredi. Sırtımdan soğuk terler boşandı. Boşaldım. Sinirliydim. Ayağa kalktım. "Şimdi böyle diyorsun ama, maçı kaybettiğimizde doğruyu söylediğimi anlayacaksın ulan! Yine bana döneceksin, ayaklarımda kul köle olacaksın, itleşeceksin, yalvaracaksın!" diye bağrındım. "Ama" dedim, "Ama seni affetmeyeceğim!" diye bitirdim. Kapıyı çarpıp evden muazzam bir hışımla çıktım. Sonra evin bizim ev, dayımın da misafir olduğunu hatırlayınca geri döndüm. Tekrar dayımın karşısına dikildim ama onu evden kovmaya götüm yemedi ne yalan diyim. Yanına oturdum, "Bir bira da bana açsana, ne bakıyon öyle" dedim. Açtı. Maçı izledik.

***

5 yaşındaydım. Ve yaşıma göre bir matematik ve mantık dahisi olaraktan hayatımın ilk küfrünü dayımdan, ilk kazığını aşırı mantığımdan yedim. Türkiye maçı kazandığında, ben dayımın dizlerine kafamı gömmüş, beni affetmesi için ağlıyordum.

Ama Devamı da Var!! >>>

05 Ağustos 2010 Perşembe

Göz Göze

O gün göz göze geldik. Çok sıcak bir bakışmaydı bu. Buzlarımızı çözecek kadar sıcak... Kutupta yaz güneşi gibi... Başka bir şair bunu "çölde bir vaha gibi" diye de betimleyebilirdi elbet. Hatta bir başkası "sahnede Baha gibi" diyebilir, bir başkası "e ebesinin amı Ali Sami" diye sıvayabilirdi. Ama hiçbir şairin o kısa ana alternatif yorumlar getirdiğini hatırlamıyorum. O gün sahnede yalnızca ikimiz vardık; hayatımızda şiirlere ve onların yardakçıları olan şairlere o dakika içinde kesinlikle yer yoktu.

O gün göz göze geldik. Dediğim gibi çok sıcak bir bakışmaydı bu. Her birimizin gözleri misafirlerini çok sıcak karşılamışlardı, bu açıktı. Yumruklarımıza alev aldıracak kadar sıcak... Birbirimize ölümüne bakıyorduk. Kaşlarımızı ölümüne çatmıştık. Ben savaşı ölümüne kazanmak istiyordum. O ise savaşı kazanacağını ölümüne biliyordu. Etrafımızdaki çemberde kapışmamızı ölümüne izleyecek olan heyecanlı kalabalık ölümüne dualar ediyordu. Bu ölümlü dünyanın ölümlü organizmaları olarak, ölüm ölüm ölüyorduk hacı.

"Hanımın mahallesi"nde, karşıma rakip olarak hanımı almıştım. Hanım dediysem de, lafta... Hanımın o güne kadar 8 erkek leşinin, kanayan burunları, patlayan kaşları ve moraran gözleriyle 8 kere evlerinin yolunu nasıl tuttuklarını çok iyi biliyordum. Fakat bunu yapmak zorundaydım. Benimki bir devrim hareketiydi. Bu hanıma ilk meydan okuma, küçük erkeklerin ilk baş kaldırışı, ilk özgürlük yumruğu olacaktı. Kolları güçlü bir hanımın baskısı altında ezilen bir güruhun belki de efsane olarak hatırlanacak lideri olacaktım. O yüzden o gün, gözlerimi onunkilerle birleştirdim. Yaşım henüz 8'di. Hanım ise 10 yaşındaydı, ama bizden topladığı haraçlarla sanki 16'sından gün satın alıyor gibi gözüküyordu biz sömürgelere.

***

O gün göz göze geldik. Çok sıcak bir bakışmaydı bu. İki teflon kemik üzerinde kalp kızartacak kadar sıcak... Su içinde Rum ateşi gibi... Başka bir şair bunu "cehennemde bir Niagara gibi" diye de betimleyebilirdi elbet. Hatta bir başka terbiyesiz, utanmaz şairin teki çıksa daha kim bilir nasıl betimlemeler yapardı. Allah'tan o an etrafımızda teşbih aşığı, şiir yalakası şair dolanmıyordu. Süslü edebiyata ihtiyacımız yoktu nihayetinde. Çünkü o an biz çok basit düşündük. Basit ama sıcak bakıştık. Aslında ben daha çok kestim. Çok acı kestim. O baktı. Sıcak baktı. Ona sorarsan, "sımsıcacık" bakmıştır.

Peki bu sıcaklıktan bir kıvılcımla başlayacak olan kocaman bir orman yangını çıkar mıydı?
Çıkacak bu yangından döş ormanım nasibini alır mıydı?
Saklanabileceğim bir gölgelik var mıydı?
Ya da bu yangınla yaşayıp, cennette onunla birlikte ferahlamayı mı seçmeliydim?

Lan, daha kaç defa diyeceğim, o gün göz göze geldik işte. Bir giyim dükkanındaydık. Yaşım 21'di. O ise 23 olmalıydı. Kim olduğunu daha ilk bakışta hatırladım. "Sen" der gibi baktı gözlerim. "Evet, ben. Ve, seviyorum" der gibi cevap verdi onun gözleri. "Ben de" der gibi salladım kafamı. "Ama onu da seviyorum" der gibi çevirdi kafasını. "Hadi ya" anlamında büktüm kaşlarımı. Baktığı yönde, 13 yıl önce başarısızlıkla sonuçlanmış isyan dövüşüm yüzünden mahalleden sürgün edilmeden önce her zaman beraber oynadığım Süleyman vardı. Reyonun birinde kendisine gömlek bakıyordu. 13 sene önce hanımdan aldığım her darbede iki çekirdek daha çıtlatan, ben onlar için savaşırken, dayak yerken, canımı dişime takarken bir an dahi bana yardım etmeye çabalamamış olan Süleyman... "Ha siktir!" der gibi sıktım yumruklarımı.

23 yaşındaki hanım, bakışmamızın sera etkisiyle erimiş ve yaş dolmuş gözlerini benimkilerden ayırarak, yavaşça eski sömürgesi Süleyman'ın yanına gitti. Süleyman ne olduğunu sordu. Hanım gözüne toz kaçtığını söyledi. İleriki yıllarda çıkaracağı ilk şiir kitabıyla en çok satanlar listesine girecek olan Süleyman, cevabını aldıktan sonra tekrar gömleklere döndü.

***

Bense, 13 sene sonra aynı kişi tarafından bir kez daha sürgün yemenin acısını yaşıyordum. O gün sağ elimde beş parmak, bir yumruğa girmek amacıyla yanyana geldiler. Sıkıldılar. Sıkıştılar. "Amına koyim ben böyle işin" der gibi dişlerimin arasına girdiler.

Ama Devamı da Var!! >>>