Müslüm Prime

=> Transformers'ın yaratıcısı aslında Müslüm Gürses'tir. Çok kişi bilmez bunu. Ama bilmeyenleri de ayıplamıyorum. Arabesk kültürünü daha en bi' küçük yaştaki çocuklara aşılamak istemişti Müslüm baba. Çizgifilmde koca koca robotlar kamyonlara, minibüslere dönüşecek, içlerinde paso Müslüm Gürses çalacaktı. Baba böylece hem kendi reklamını yapacak, hem de arabeski çocuk toplumu içinde popülerleştirecekti. Ama ne yazık ki bu olmadı. Ve fakat olamadı dostlar. Hırsız ecnebiler projeyi Mr. Gürses'in evinden bir gece gizlice çaldıktan sonra bu dahiyane çizgifilm fikrini günümüzdeki haline kadar sürüklediler maalesef. Mesela iyi robotun karşısına kötü robot koyma fikri de o gavurlara aittir. Müslüm versiyonunda böyle bir şey yoktu. Müslüm Gürses'in çizgifilmde yaratacağı felsefe; yoksulluk, biçarelik ve garibanlık yüklü acımasız hayata karşı dik durmaya çalışan varoşların robotlarından ibaret olacaktı. Ama olmadı. Yazık oldu. Bir değerimizi de böyle kaybettik dostlar.

Ferdi Mat

=> Satranç oynarken usta beyinler bilmem kaç hamle ilerisini görebiliyorlarmış. Arkadaş söyledi bunu bana. Karpov mesela 13, Kasparov 14, Vassily ebesinin amı kadar görüyormuş. Şaşırmadım ama. Niye şaşırayım? Benim ülkemin insanı, mesela bir Mahmut abi olsun, bir Hayri amca olsun; bunlar tavla oynarken zarlarla birlikte 15 hamle ötesini görebilen adamlar. Hatta günlerindeyseler eğer, tavlayı açtıklarında daha hamle yapmadan kimin kazanacağını görüp oynamadan kapattıkları da oluyor, sen ne diyorsun. Heyt yavrum, Karpov kaşısın kendini.

Altta Kalanın Canı Çıktı

Yine gecelerden bir gece bahar festivallerinden birindeydim. Çimlere oturmuş arkadaşlarla muhabbet ediyordum. Zaten her şey o zaman oldu. Zaten o zaman olmasa bunları anlatmamın da bir anlamı yoktu. Neyse. Kafamı yan tarafa çevirdim. Gördüğüm ve anladığım üzere elemanın biri bana tip tip bakıyordu. Önce aldırış etmemeye çalıştım. Ama aldırdım. Baya bi' aldırdım. Bana çok baktı. Uzun uzun baktı çünkü. Sonra neden öyle baktığını anladım ama. Bir Geyik Mühendisi okuruydu o. Beni tanımış, ama böyle ünlü ve yüce bir şahsiyet karşısında utanmış, sıkılmış, bir şey diyememişti. Hemen yanına gittim.

Yarabbi Duy Şu Fanteziyi!

BİR AVUSTURYALI FANTEZİSİ.

Bir gün yine İsveç'teyim aga. Kazanova bir arkadaş var, adı Klaus. Avusturyalı. Muhabbet ediyoruz işte, konu seksten açıldı. Kaç posta atabiliyon, hangimizinki uzun falan derken bu "Ben çok fantaazi severim" dedi. Ben de merak ettim "Ne yapıyorsun lan fantaazi olarak, söyle de biz de yapak, hatuna sürpriz olur" dedim. "Bıçakla" dedi. İçimden Röh! Yuh! Oha! diye saydırdım. Bu devam etti. "Aga" dedi "Bıçağı alıyorum" dedi "Partnerimin göğsünde hafif çizikler atıyorum sonra kanını emiyorum" diye de devam etti utanmadan. Şaşırdım. Böyle bir fantaazi nasıl olur lan? Çüşledim içimden bu sefer de. "Aslında" dedi "İnsanoğlunun bebekken süt emdiği yerden ben büyümüş bir birey olarak kan emiyorum" dedi "Yani" dedi "Ben" dedi "İnsanoğlunun büyürken masumiyetten ve saflıktan nasıl da vahşete ve kirlenmeye doğru yol aldığını anlatıyorum bu fantaazimde" dedi.