29 Şubat 2008 Cuma

Ben Bir ;

Bir aylık çok bilimsel bir araştırmanın ardından, hitap ettiğim kesimi öğrenmiş bulunuyorum. Mesela, kesinlikle tikilere göre bir blog değilmiş bu. Ankete katılanlar arasında ÖSS'den canı yananların ve alkoliklerin de sayısı az. Geyik peşinde koşanlar arasında aşıkların, sapıkların ve sadist psikopatların oranları ise bir hayli fazla. Demekki onlara yönelik bir şeyler yazmak reytingi arttıracak. :))

İşte sonuçlar;

hiçim.
3 (2%)

piçim.
8 (7%)

tikiyim.
2 (1%)

alkoliğim.
4 (3%)

ÖSSzedeyim.
3 (2%)

sadist psikopat şizofren manyağıyım.
11 (10%)

Trakyalıyım.
8 (7%)

Anadolu çocuğuyum.
2 (1%)

abazayım.
7 (6%)

aşığım.
20 (18%)

sekskolik bir sapığım.
12 (11%)

ee ne desem yalan.
26 (24%) => Bu topluluk hakkında yorum yapmak istemiyor canım.

Ha şimdi diyeceksiniz ki, bu anket saçma. Bir kişi hem Trakyalı hem de alkolik olamaz mı?
Olur. Bal gibi de olur.
Hem de alası olur.
Bu yüzden başka bir bilimsel projede kesişim kümelerini de araştıracağız. Hiç merak etmeyin siz.

***

Yemeğinizi yarım bırakmayın, annenizi üzmeyin.
Hadi esen kalın...

Geyik Mühendisi bildirdi.
Maslak - İstanbul

Ama Devamı da Var!! >>>

27 Şubat 2008 Çarşamba

Nevada Araştırmaları

Zamanında Nevada'da yaptığım iki araştırma, yine o zamanların en bomba, en bilimsel sitesi ShockHaber.com'da yayımlanmış... Ne günlermiş be... :))

Ahanda raporlar!

30 Ağustos 2004

Nevada’da yapılan bir araştırmaya göre; Nevada'da verilen konserlerde, konserin bir saat geç başlaması nedeniyle halkın %43'ü ilk önce şarkıcıya küfürü basarken, şarkıcı sahneye çıktıktan sonra ruh hallerinde bir gevşeme olmakta ve kendilerini müziğin akışına kaptırmaktadırlar... %23'lük kısım geç kalan şarkıcıya küsüp, ellerini bağlayıp hiçbir şarkıya eşlik etmemekte, %12'lik kısım konser alanındaki en yakın manava giderek domates, hıyar vb. türlerde sebze satın almaktadır fakat geldiklerinde hala sahnede domates fırlatacak bir şarkıcı olmadığı için sebzeleri afiyetle yemektedirler. %22'lik bölüm ise ''Başlarım böyle konserine de ama haa!..'' deyip konser alanını tamamen terk etmektedir...

10 Aralık 2004

Nevada’da yapılan bir araştırmaya göre; Nevada’da oynanan maçlarda taraftarların %78’i tribün terörünü onaylamaktadır. Bu grubun %21’i maçın ortasında rakip taraftarların bulunduğu karşı tribüne kadar döner bıçağını ulaştırabilmekte ve en az 3 kişiyi hayat yolunda diskalifiye edebilmektedir. %12’lik bir kısım ise daha maçın başlamasını beklemeden pet şişelere üre, ürik asit gibi artık maddeleri depolamakta ve bunları sahaya yabancı madde adı altında fırlatmaktadır. Bu futbolseverlerin(!) %10’luk bir bölümü “kalk birader, sahaya atacağız!” diyerek sadece futbol izlemeye gelen seyircileri yerlerinden etmekte ve sonunda koltukları sökerek sahaya atmakta, eğer gerekirse maç çıkışında kullanmak üzere zulada saklamaktadır. Geriye kalan kısım ise maç çıkışını beklemekte ve yapacakları kavga için kurdukları strateji ve taktik kurgularını gözden geçirmektedirler...


Ama Devamı da Var!! >>>

25 Şubat 2008 Pazartesi

Özlü Özdeyiş

"Yav sıçsan, bokunu koysan torbaya, o bile satılır şu İstanbul'da anasını satıyım.." => Kampüste yürürken şahit olduğum iki dedenin konuşması... :))

Dede haklı.
Converse denen naylon Amerikan malı bile olmayacak fiyatlara ekmek su gibi satıyorsa şu zengin(!) ülkede ( bırak İstanbul'u... ) ishal bir arkadaşımızın zengin olmaması için hiç bir neden yok. Doldur bez konvers poşetlere çıkardığın mahsulu sat gitsin. İçine doldurmak için rengarenk janjanlı modeller bul ki; alıcısı çok olsun.
Tutar mı bu iş?

Hem de nasıl...

Ama Devamı da Var!! >>>

23 Şubat 2008 Cumartesi

100 Kişiye Sorduk; Seks Nedir?

Türkiye'nin en inek üniversitesinin kampüsündeki yurtta konaklayan 100 erkeğe sorduk, Seks nedir? Verilen cevaplar bizi bir hayli şaşırttı. Ama koşullar ve şartlar dikkatli bir şekilde incelendiğinde, bu sonucun inekler gibi çalışarak beraber yaşayan 1400 erkek için aslında çok normal olduğunu kabul edebiliriz.

İşte verilen cevaplar:

3 harfli bir kelime => 1 kişi

cinsiyet => 3 kişi

lise 2 biyoloji konusu => 2 kişi

o da ne? => 14 kişi

etüt salonundaki fikir alış-verişi => 34 kişi

bilgisayar programı => 44 kişi (Neden diye sorduğumuzda hemen hemen hepsi sex'in exe uzantılı dosyalardan oluşan bir şey olduğunu tahmin ettiklerini söylediler.)

Burdan anlıyoruz ki, bu erkekler gece gündüz kendi aralarında ders çalıştıklarından, bilgisayar oynamaktan ve sadece erkek gördüklerinden dolayı bu kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Çalışmaktan kafaları sulanmış, birçok teorik bilgi, birçok formül öğrenmişler ama hayatın bu en önemli şeyini öğrenememişler. Yazık...

Bize en ilginç gelen cevapları ise sizlerin yorumlarına bırakıyoruz.

Mustafa Kesmece: Seks, sınavdan ful çekmek demektir. Perfect gibi bişey yani. Mesela ben birçok sınavda seks yaptım.

Hayri Ortabacak: Seks nedir mi? Hmmm şimdi nasıl desem. Bakın ben bu yurtta 6 yıldır kalıyorum. E malum okul uzuyor çalışmayınca. Ama çalışana her şey kolay tabiki. Hem çalışmak bir nevi ibadet etmek gibi bir şey. Neyse işte asıl konuya geleyim ben. Eeee neydi? Ne sormuştunuz? Haa sekss!! İşte yani ben 6 yıldır bu kelimeyi ilk defa duydum şimdi. Hmm unutmuşum galba. E tazelenmeyince unutuluyor tabi.

Tayyar Koymala: Benim odada baktığım hamsterlar geceleri kavga ediyorlardı kendi aralarında. Bir akşam da odaya gizlice dışardan bir arkadaş sokmuştum. O dediydi "bunlar seks yapıyor" diye. Sanırım taekwondo, karate gibi bir savunma sporu olsa gerek seks. Öyle dimi?
Anketör: ....??!!!
Tayyar Koymala: Hö? Değil mi?

Fekrullah Dikalet: Ben 100. kişi miyim? Ona göre cevaplayacağım. Yoksa ortalarda bir yerdeysem olmaz. Hep üstte olmak isterim.
Anketör: 92'de bence yeteri kadar üstte.
Fekrullah Dikalet: Anketi yapıyosun ama seksin felsefesini çözememişin henüz.

Murtaza Çamaltı: Ee ben biyoloji okuduğum için iyi biliyorum şimdi o konuyu. Şimdi bir sperm hücresi dişide yumurtayı döllüyor. Sonra çocuk oluyor. Bu işleyişin tümüne biz seks diyoruz. Yani bizim ders kitabı öyle yazdıydı.
Anketör: Peki sperm hücresi dişi yumurtasını döllüyorsa oraya bir yerden girmesi lazım. O nasıl oluyor?
Murtaza Çamaltı: Nasıl oluyor?

Ama Devamı da Var!! >>>

20 Şubat 2008 Çarşamba

Mim Olayı - 2

Okyanustaki Rüzgar dedi ki: Senaryo istiyorum sizden. Bilim kurgu olabilir, komedi veya dram...

O zaman başlayalım :))

FEKRULLAH

Arkasında patlayan bir kızkaçıranla şoka uğrar Fekrullah.
Hissettiği şey ilk önce korkudur. Ürpermedir.
Ve koca bir dejavudur.
Onu bu olayda en çok etkileyen şey, asla küçükken bir kızkaçıran alıp onu en gıcık olduğu kızların arasına atıp kaçmak gibi bir fırlamalık yapmamış, böyle bir zevkten mahrum kalmış olması değildir.
Aslında Fekrullah'ı etkileyen şey, 8. doğumgününde kızlar tarafından kızkaçıranla korkutulup altına etmesi ve cümle aleme rezil olması da değildir.
Fekrullah'ı o saf kalbinden vuran asıl şey, geçmişinde asla istediği tarafta olamamasıdır. Bir bütünün koca bir pres makinası gibi onu ezmesidir aslında tüm olay. Yoksa, lisedeyken ilk alkol denemesinde arkadaşlarının verdiği sidiği bira sanıp sonuna kadar içip, herkesin ikişer üçer bardak içtiği o ortamda erkekliğe laf sürdürmemek için aynısından bir tane daha istemiş olması ve olayı ancak kendini kaptırıp beşinci bardağı da içtikten sonra sarhoş arkadaşlarının yanında kendini hala çok normal hissetmesiyle anlamış olması da konumuz dışındadır aslında. Çünkü bu da bir bütün değildir. Sadece parçalardandır. Aynı şekilde, bir gün duştan çıktıktan sonra yine aynı şoparlar tarafından japon yapıştırıcısyla süslenmiş donu kıçına geçirmesi de onu yıkan bütünün sadece küçük bir parçasıdır. ( Bu dakikadan sonra seyirci/okuyucu Fekrullah'ın içinde bulunduğu vahim durumu gözyaşlarıyla ıslanmış kalplerinde hissetmektedirler. )

Fekrullah arkasına döner. Ve kızkaçıranı ayaklarını dibine atan çocukları zorlama bir şevkat ve bir o kadar da acı dolu bir bakışla süzer. Onlar Fekrullah'ın düşmanlarıdır. Fekrullah'ın 30 yıllık düşmanları...
Her şey çok çabuk gelişir. Fekrullah ilkokuldan beri hala elinde taşıdığı beslenme çantasından çıkardığı monotof kokteylini çocukların üzerine salar. Parola açıktır: Dişe diş, kana kan...
Ufak çaplı bir patlamadan sonra, ezik kahramanımız çocukların yeteri sakatlığa ulaştıklarını görünce arkasını döner ve zafer kazanmış edasıyla yoluna devam eder.
Bu sanki bir dejavudur. Sanki Fekrullah bu anı önceden de yaşamıştır. Ama önemli değildir. İntikam alınmışsa ayrıntılar teferruattan ibarettir.

Fekrullah, taşlı yolda adımlarını sıklaştırır.
Ve arkasında patlayan bir çatapatla şoka uğrar. Hissettiği şey ilk önce korkudur... Ürpermedir...


Ama Devamı da Var!! >>>

18 Şubat 2008 Pazartesi

Kar Coşkusu

Bugün; pazartesi günü itibariyle, komando tatbikatı başlıyor efenim. Gökyüzünün verdiği coşkuyla gerçekleşen yoğun kar yağışı, Trakya'yı komple, Anadolu'yu da yer yer etkisi altına almış vaziyette. Hal böyle olunca, iş, güç sahibi olanların ve okulu tatil olamayan zavallıların doğayla mücadelesi değişik bir boyut kazanacak bu sabah. Evrim, buz üstünde yürüyemeyen canlıları bir bir elerken, doğaya karşı çeşitli stratejiler geliştirebilenleri ödüllendirecek muhtemelen.

Nasıl mı?

Şöyle oluyor ki efenim; hiç bir önlem almayıp kayıp düşenlerin, kafasını gözünü yarıp, akşamı hastahanede geçirmesi ihtimali yüksek değil mi? Oysa ki, sağlam bir botla, ayakkabısına bağladığı zinciriyle, kafasına taktığı kaskla, bagetle, vücuduna monte ettirdiği amortisörlerle yola çıkan bir bireyin, mücadeleyi kazasız belasız atlatıp, geceyi kendi evinde, kendi yatağında, eşinin ya da sevgilisinin yanında geçirme ihtimalinin de yüksekliği aşikar. Evrim mekanizması, üreme kabiliyeti-şansı yüksek olanın lehine çalışıyorsa, sonuç apaçık ortada.

Eğer siz de sabahleyin sıcacık yatağa veda edip, buz gibi bir havada duyu kayıpları yaşayarak bu mücadeleye katılacaksanız, aman önleminizi alın. Sonra soyunuzun tükenmesi gibi bir tehllikeyle karşılaşırsınız filan, yazık olur.

***

Bu sözüm de Arap kızına!

Salaklık etme! Yağmur yağarken değil, kar yağarken bak dışarıya. Dışarıda kar, kış, soğuk demeden bir kısmet arayan erkeklerin; ıslak ve sel ortamında değil; evleriyle, ağaçlarıyla, yollarıyla bembeyaz olmuş bir caddedeki bir pencerenin arkasında daha çok ilgisini çekeceğini ne zaman anlayacaksın?

Al işte sana fırsat!

Umarım bu fırsatı gece yarısı kullanmaya çalışmazsın.

Ama Devamı da Var!! >>>

16 Şubat 2008 Cumartesi

Çılgın Aşık King Kong



Tanım: Hayatını imkansız aşklar peşinde kolayca harcayabilen cesur Homo Sapiens (insan) dışı varlığa King Kong denir.

Hazır aşk meşk konuları açılmışken şu günlerde, Holivudun bir diğer maskotuna, aslında maskot olamayacak boyutlarda olan King Kong'a değineyim dedim. Bilirsiniz, yaşadığı ormanlık arazide bir eşi dahi yoktur bu Kong'un. Yıllar yılı yalnız yaşar. Abazalığı öyle boyutlara ulaşmıştır ki, hangi türden olursa olsun, gördüğü ilk dişiye asılma gibi bir alışkanlığı vardır bu hayvanın. (Hayvan mı?) Keşke böyle olmasaydı. Ama kaderi bu. Böyle yazılmış, böyle gider. Hiç bir Holivud yönetmeninde de bu kaderi değiştirecek güç yoktur. Yazıktır.

Kong vahşidir, yabanidir. Kızdı mı ortalığı kırıp döker. Ne bir dinozor durabilir önünde, ne de herhangi bir yaratık. Amma velakin, bir o kadar da romantiktir. Sevdi mi tam sever. Allah'ına kadar... İşte ben bu romantikliğin bu King Kong'a nasıl bahşedildiğini hiç çözemedim. Madem bu yaratık tek yaratılıyor. Madem birlikte yaşayacağı bir eşi olmayacak, o zaman bu yaratığa bu kadar "aşk gücü" vermek hangi mantığa sığar? Hadi diyelim bizim Homo Sapiens kızımız var. Kızı verdik diyelim King Kong'a. Sonra? Sonrası malum. King Kong'un aşkı bizim kıza fazla gelir. Ekstra larç bir anlamda. Bu Holivudçularda iş yok anlayacağınız. Mantıksızlar.

Ve gün gelir sevdiği için savaşarak ölür Kong. Dedim ya sevdi mi adam gibi sever. İbrahim Sadri nasıl severse yani, King Kong da öyle sever. Ve King Kong bu savaşlarda aslında düşmanları tarafından öldürülmez. Kong'u öldüren şey, güzelliktir. Hani şu arada kocaları tarafından dövülüp ezilen güzellik... İşte bu güzellik koca King Kong'a söz geçirir de, birtakım Homo Sapiens erkeğine bir harf dahi geçiremez.

Durum budur. Holivudçular düşünmüşlerdir, taşınmışlardır ve ürete ürete insandan daha duygusal koca bir maymun üretmişlerdir. Takdir edilesidir. Ne diyelim.

Ama Devamı da Var!! >>>

14 Şubat 2008 Perşembe

Mim Olayı

3k sordu: Blog yazarken amacınız eğlenmek mi, eğlendirmek mi yada nedir?

Efendim öncelikle hayatı çok fazla ciddiye alma taraftarı değilim. Bu, birden kafada ampül şeklinde yanan bir fikir, bir buluş, bir "Ananı... Buldum lan!" ifadesi değildir. Beynimde yavaşça şekillenmiş bir "hayatı kabulleniş kütlesi"dir. Gün geçtikçe büyümektedir. Evet bir tümör gibi büyümektedir kafada. Dozunu aştığı zaman zararlı olur, ziyan olurum giderim belki de. Bu yüzden "Bu görüşümde sabitim, kararlıyım, sittin sene geçse de değişmem ben." demem. Zoru gördüm mü, hayat bir kaç çelme takıp da kendisini adamdan saymam konusunda beni uyardı mı, anında çark edebilirim. Bu kadar da dürüstümdür. :)) Ama şimdilik böyle. O yüzden, "Ne kadar ağlıyorsak, ne kadar gözyaşı döküyorsak onun bilmem kaç bin milyon milyar misli gülün!" diyorum. "Kadehinizi hüzünlüyken değil, mutluyken kaldırın havaya." diyorum. Bu yaşamın anca böyle tadı çıkar çünkü.

Hal böyleyken ben de eğlenmeye bakıyorum. Dalga geçerek veya olayları abartarak, saptırarak... :)) Yazdığım şeyler de zaten beni en başında eğlendiren düşünceler. Eğlenmesem yazmaya çalışmam zaten ve "Bu fikirlere bir kişi tebessüm edeceğine, çok kişi tebessüm etsin." diyorum. Belki biraz da fark edilmek istiyorum, belki orjinal olmak istiyorum. Böye yani. Olay aslında bundan ibaret. :))

Ve evet bencilce de olsa, bu mim zincirinin son halkası olayım diyorum. Kimbilir belki bir gün başka bir mim zincirinde yine 3k ile komşu halkalarda oluruz.

***

Günü sosyal mesajı ise şudur efenim;

"Hızlı yaşa genç öl. Cesedin yakışıklı olsun."

Hadi dağılın şimdi!..

Yok yok dağılmayın, gelin yamacıma daha anlatacaklarım var. :))
   

Ama Devamı da Var!! >>>

12 Şubat 2008 Salı

Karaladım da Yazdım

Artık yok değil mi?
Deli gibi arıyorsun da şimdi.
Ama boşa uğraş.
Nafile...
Geceleri karanlık sokaklarda bulabileceğin tek şey var bu saatten sonra;
İki kadeh...
Ya da beş duble,
Ya da on şişe...
Hepsi aynı kapı...
Hepsinin açıldığı yer aynı.
Girenler farklı mı sanıyorsun sanki?
Hepsi sen...
Hepsi senin gibi.
Standart bir düzenin, standart bir şekilde düzülenleri...

Ne olacak şimdi sence?
Hep şarkılarla mı avutacaksın kendini?
Vazgeçemeyecek misin?
Düşünme!
Cesaretin varsa,
Bu kadar yıkılmana neden olacak kadar sevmek için cesaretini koymuşsan eğer önceden,
Koy bir kez daha önüne.
Koy kadehini masaya.
İlerle!
Yavaştan başla,
Nefretin ateşlesin seni,
Sen sadece sal kendini.
 

Ama Devamı da Var!! >>>

10 Şubat 2008 Pazar

Derin Matematiğin Adamı: "x"

"X", öyle bir elemandır ki tüm öğrencilerin nefretini üzerinde toplar. Sürekli kıllık çıkaran, kaybolan, bulunması gereken en aktif, en fırlama, en bilinmeyen matematik karakteri odur.

Peki her şey dışardan gözüktüğü gibi midir? X gerçekten salak bir fırlama olduğu için mi sürekli kayboluyor da biz onun peşine düşüyoruz?

***

Aslında hiç bir şey düşündüğünüz gibi değil. X'in bu kadar nefret edilmesini gerektirecek hiç bir suçu yok. O sadece görevini yerine getirdikten sonra yok olmayı kabullenmiş, tüm ödülleri hakeden, matematik aşığı bir cengaver. Aslında matematiğin ona nasıl işkence yaptığını biliyorum ki hepiniz gözardı ettiniz.

- Bu aşamada bir problemimiz var. O zaman buraya bir parametre olarak x atıyoruz.
- Evet şimdi x'i yalnız bırakıyoruz.
- Burada çözüme ulaşabilmek için x'i yok etmek zorundayız.
- Evet burada bir bilinmeyenle karşı karşıyayız. Buna x diyelim.

Buradan anlaşıldığı üzere, x zamanı geldiğinde bir problemin üstüne salınıyor. Eğer işler sarpa sararsa matematik onu ya yalnız bırakıyor ya da kısa yoldan yok ediyor. Ya da herhangi bir suçun failini bilmiyorsa, bu "bilinmeyen"in üstünü örtbas etmek için, suçu x'in üzerine bırakıyor. ( "Buna x diyelim, şuna x diyelim." Oldu be anam, Zodiac da x'ti zaten. ) Böylece sonuca ulaştığında arkada bir tanık bırakmıyor, ulaşamadığındaysa suçlu zaten x oluyor ve matematik yoluna devam ediyor. Kafayı biraz çalıştırdığımızda anlıyoruz ki, mafya dünyasında Polat Alemdar ne ise, matematik dünyasında da x odur. Hatta Abdülhey ve Memati'yi de y ve z olarak kabul edebiliriz. Çünkü y ve z de x görevini yaparken ona yardım ederek bir takım gizli işlerin önemli rollerini üstleniyorlar.

X'in tek şanssızlığı görevini yerine getirdikten sonra yalnızlığa terkedilerek cezalandırılmasıdır -tabi anlaşmalı bir şey bu, x böyle olacağını biliyor-. Polat Alemdar karakterinde dahi bu görülmüyor mesela.

***

X'i sevin, çünkü o öğrencilerde bırakacağı güzel duyguları feda ederek matematiğin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Kendisini görevine adamıştır. "Derin Matematik"in en kral adamıdır o.

Ama Devamı da Var!! >>>

08 Şubat 2008 Cuma

Çin Seddi


Gelelim Çin Seddi'ne...

Bizim kitaplarımıza göre, genel Türk kanısının özetlediği üzere, korkunun tetiklemesiyle yapılan en şaheser yapıttır bu sed. Öyle ki, uzaydan bile çıplak gözle görülebiliyor(muş). Benim bunu kanıtlamaya dair girişimlerim şimdiye kadar maalesef gugıl earth'ün izin verdiği ölçüyle sınırlı kaldı. Bu yüzden bunun hakkında kesin bir şey diyemeyeceğim. Fakat inandığım şey ise bunun bir yalan olduğu. Öyle uzay istasyonundan dünyaya bakıp da "Aa bak bu Çin Seddi!" demek olanaksız. Ama eğer gözünüzde 100.000x zoom gücü varsa neden olmasın. Bu da kolpa korsan Çin malları gibi ortaya atılmış kolpa bir durum -bana göre- . Tabi insan gözüksün istiyor uzaydan. Gözüksün ki, adamlar ne kadar korkmuş, ne kadar tırsmış belli olsun. "Böyle ulu bir yapının inşa edilmesine nasıl da yardımda bulunmuşuz ama!" diyebilelim. Sadece Çinliler değil, biz de övünelim kendimizle.
Hakkımız mı?
Bence hakkımız.
Ammma; adamlar bunu gerçekten Türkler'den korktukları için yaptılarsa tabi...

Çinliler'in bu seddi korkularından dolayı değil de, kendilerini dış ortamdan izole etmek ve kendi nüfusunun dışarılara yayılmasını, kendi kültürlerinin yok olmasını önlemek için yaptıkları da dolanır durur ağızlarda.
Bu ne demek?
Bu; Güzel Çinli kızların, yakışıklı ve güçlü Hun erkeklerine kaçmasını engellemek demek. Çinli kızlar ne yapsın ucuz sermayeyle, taklitçi bir zihniyetle zengin olan çelimsiz Çin erkeğini? Onlara para değil, gerçek erkek lazım. Yok öyle sahte pırlantayla Çin kızını mutlu etmek. Basar şutu kıçına, atlar atına, kaçar Türk erkeğine. Bu kadar basit.

Sonuç olarak, bu "izole olma" iddiasının temelinde de yine Türkler'den korkuyor oldukları sonucu yatıyor. Yani varılan nokta da bir değişiklik yok. Sebeplerin biyolojisiyle oynayıp kimsenin kafasını bulandırmayalım yani. Ayrıca daha kızlarını elinde tutamayanlar, yurtlarını da koruyamazlar. Bunu da düşünmüş olmalı çekik gözlüler o koca duvarı yaparken. 

Yine de dua etsinler ki Türkler gidip "Bu duvar bizim oldu artık. S.. gidin." dememişler. Çinliler ne yapardı o zaman?

Ben söyleyeyim. En çok "at, avrat, silah" grubunun dördüncü elemanı olurlardı. :-) hehe

Ama Devamı da Var!! >>>

06 Şubat 2008 Çarşamba

Kola ve Asit

Önce tanım;

KOLA: Kızgın kumlardan serin sulara atlama hissi veren yüce içecek.

Şimdi başlayabiliriz.

Film izlerken cipsin yanında, akşam yemeklerinde de masanın en kral köşesindedir kola. (Güzelim süt mamulum, ayranım, tahtını kaptıralı bir hayli oldu.) Hatta bazı firmaların reklamlarına göre ne hikmetse artık, ramazan ayında insanları birbirine bağlar bu gazlı içecek. O kadar kutsal bir anlamı bile vardır yani bu "soğuk içiniz" ibaresi altında satılan asitli şerbetin. Hafife atılacak cinsten değildir. 

Peki;

"Sözün kısası, kolayı dehşet içiyorum... Ahh bir de asidi kaçmasa... Bu olayı önleyecek bir teknoloji geliştirebilse değerli bilim adamlarımız... Kaybolmayan sakız değil, gazı kaçmayan kola istiyorum. Kapağını sıkı sıkı kapamak değil, bazen hiç kapamamak istiyorum. Ah ulan ah!!! 2,5 lt'lik şişeyi, bir günde hunharca içmek zorunda kalmak istemiyorum, ya da ikinci gün çöpe atmak... Bu kadar mı zor yav şuna bir çözüm bulabilmek? Duyun sesimi ey bilimadamları!!! Kare karpuz, toparlak hıyar, aids yapmayan fahişe(!), bitmeyen şeker gibi işe yaramaz şeyler üreteceğinize oturun da adam gibi gaz sızdırmayan kola üretin. Hadi bakayım hadi..."

Diyor muyuz?
Ohoo o zaman bu meret bünyemiz için çoktan kutsal-küresel bir uyuşturucu kıvamına gelmiş bile.

Ben de tam "Bakın içmeyin şunu bidon bidon. İçtikten sonra karaciğeriniz kana deli gibi şeker pompalar, metabolizma bu kadar şekeri glikoliz filan yapamaz çoğunu yağa çevirir, dopamin salgısını arttırarak sahte mutluluğa sevkeder, leyla olur sırıtık sırıtık dolaşırsınız. Sizi işettirir bu sayede ihtiyacınız olan magnezyum, kalsiyumdan falan da olursunuz. Siz, bu işler nasıl işler? Benden habersiz işler derken, katakulliye gelirsiniz gıkınız çıkmaz. Çünkü bir süre sonra kafein isteği yine artar yine kolaya yönlenirsiniz filan.." Diyecektim de...

Neyse çok da önemli değildi zaten.
Bu arada kapağın altından 1 litre bedava çıktı gidip onu alayım. Fazla bekletmeyelim kendisini, asidini kaçırmayalım, tadımız kaçmasın.

Ama Devamı da Var!! >>>

04 Şubat 2008 Pazartesi

Havuz Başı Burma Burma

Geyik Mühendisi

Geçen gün 3k'nın yorumuyla biraz geçmişe gittim. Hani şu ilkokulda havuz problemleriyle cebelleştiğimiz, havuzları doğru şekilde doldurup boşaltamadığımız zaman kafamıza azar, ellerimize de bir güzel cetvel yediğimiz günlere... Aslında o günlere geri dönünce, öğrencilerin çoğunluğunun matematikten neden nefret ettikleri çok net bir şekilde anlaşılıyor. Hayal gücünden yoksun, monoton, kronik bir problemler bütünüyle karşı karşıyaymışız meğerse. Bu da, matematik öğrenmeyi oldukça sıkıcı ve bir okadar da zor hale getirmiş olmalı. Bu yüzden matematik zekamız, işaret ve orta parmağın yanyana gelerek oluşturdukları "Kalın bir" esprisinin el verdiği ölçüde anca gelişti. Bu bizim suçumuz değildi. :))

- A musluğu havuzu 2 saatte doldururken, B musluğu 3 saatte boşaltıyor. Bu havuzun altında üsttekinin 2 katı büyüklüğünde başka bir havuz var. Bu havuzun dibinde de havuzu, ıkınsa sıkınsa anca 10 saatte boşaltabilen keyfi keyif bir delik var. Her iki musluk aynı anda açılırsa aşağıdaki dev havuz kaç saatte dolar?

"Banane! Ne gerek var bunu hesaplamaya. Nasılolsa sınıfımda her daim en ön sırada oturan, rakamlarla karşılıklı "Mööö"leşmekten insan dilini unutmuş inek mi inek bir arkadaşım var. O zaten öğretmenim istemese de gönüllü olarak hesaplıyor bu dolum işlemi sürecini. Bana ne gerek var? Banane yaauuvv!!"

Diyebilirsiniz...
Ama yanılırsınız. "Banane" diyerek işin içinden sıyrılınmaz. Delikanlı adama yakışmaz. Çünkü analitik zekanın gelişiminde rol oynar bu problemler. 
Ammaa...
Eğer bu problemleri öyle standart bir tarzda değil de şu şekilde sorsalardı eminim hayal ve analitik dünyamız çok daha janjanlı olacaktı.

- Bir çocuk bir havuzu işeyerek 10 saatte doldurabiliyor. İki tane özdeş adam havuzu içerek 8 saatte boşaltıyor. Eğer çocuğa doldurma işleminden önce üç efes fıçı, bir tane de tuborg pilsener içirilirse ve özdeş adamlardan biri önceki boşaltma işlemlerinden birisinde boğulmuşsa, havuz kaç saatte dolar?

Hem problemlere reklam alınarak, sponsorluk durumları yaratılmış olunurdu. Eğitime yeni bir gelir kapısı yaratılabilirdi. Hem de çocuklar küçük yaşlarda alkolü tanırlar fena mı? Alkol demek hayat demek yav :)). Tabi sorularda "havuz başı olayları"na yer verilerek hayatın daha tatlı yanları da öğretilebilir. :))

Hmm..
Yine de yapamaz mıydık peki? ( O zeka kübü inek arkadaşımı katmıyorum... )
Cevap kesin ve net:
Yapamazdık!

Sallayın ozaman. Ben hiç konuşmadım. :))

Ama Devamı da Var!! >>>

02 Şubat 2008 Cumartesi

Batman ve Paracıkları



Tanım: Para babası olan süper kahramana Batman denir.

Batman (yarasa adam) bildiğiniz insandır aslında. Ne Superman gibi uçabilir, ne gözünden ışınlar çıkartabilir, ne kollarından örümcek ağı fışkırtabilir, ne de parmağında ateş yakabilir. Sizin gibi, benim gibi bir insandır o da. "Bat" yani yarasa olayı traştır. Batman'i hiçbir yarasa ısırmamıştır.

Yani neymiş? Süper kahraman olmak için illede bir biyolojik etkiye maruz kalmak gerekmiyormuş. İnsan azmederse yaparmış.

Oysa, Batman'in süper kahraman olmasının en önemli sırrı paradır. Basmış parayı yaptırmış BatMobili. Basmış parayı almış siyah kostümü. Basmış parayı tutmuş uşak Alfred'i. Eee insan demez mi ozaman, o kadar parası olsaydı babam da süper kahraman olurdu. Süper de bir şeymi? Mega ultra kahraman olurdu.

Yani neymiş? Kahraman olmak için sadece azimle çalışmak da yetmiyormuş. Accık mangır da lazımmış.

X-men, Örümcek adam, Fantastik Dörtlü falan... Bunların hepsi tesadüf eseri mutasyonlara uğrayarak beleşe süper kahraman olan ballılar. Ama Batman onlar kadar ballı değil. O bu iş için tüm servetini harcamış. Ona giren çıkan bir mutasyon yok çünkü. Amma velakin herkesin de Batman kadar parası yok.
Şans işte...

Yani neymiş? Bu koşullarda tek şanssız taraf hep bizler oluyormuşuz. Olaylarda kurban ve mağdur olan hep bizler, bizi şansla, parayla elde ettikleri süper güçleriyle kurtarıp olayın kaymağını yiyenler de işte hep bu Batman gibi süper kahramanlar...

Sonuç?
Sonuç şu;
Öyle baba parasıyla Gotham şehrinde kahraman olup, her gün farklı bir dişiyle oynaşmak kolay. Batman efendi sıkıysa gelsin de de bizim iki mahalle ötedeki Kore Mah'ta asgari ücretle ben kahramanım diye dolaşsın. Sokarlar emaneti bir tarafına. :))

 -18 Ağustos 2006-

Ama Devamı da Var!! >>>